29 Ekim 2019

Sol Yan

Birinden mi duydum, bir yerde mi okudum hatırlamıyorum. Gece yatarken, yatağa girince sol yanımızın üstüne yatmamak gerekmiş. Önce sağ yanımıza yatacakmışız, sonra, bir süre sonra sol yanımızın üstüne yatabilirmişiz. Kalbimizi korumak için böyle yapmamız gerekmiş. Kalbimizi korumak için... Sol yanımızı korumak için, sağ yanımıza gerek varmış yani. Bence yok. Bence kalbimizi böyle de koruyamayız zaten. Tüm bunları sabah gözümü açar açmaz düşündüm. Hâlâ yataktaydım. Her zamanki gibi saat çalar çalmaz ayağa fırlamadım. Çünkü 40'lı yaşlardan sonra uyandığımızda da hemen yataktan kalkmamamız gerekmiş. Beyin kanaması, felç filan geçirebilirmişiz. Bunların hepsini 40'lı yaşlarımda öğrendim. Başka da bir halt öğrenemedim. Dedim ve kalktım. Beyin kanaması ya da felç geçirmedim. Yüzüstü yattığım için kalbimi de korumuştum zaten. Kalp krizi de geçirmedim. Kalktım, yüzümü yıkadım, radyoyu açtım. En sevdiğim şarkıya denk gelmedim. Bir iki lokma bir şey yedim. Bir bardak çay, üç sigara içtim. Giyindim, işime gittim. İşime gücüme gittim. Hem zaten kalp filan da öyle korunmaz. Hayat kalbinizi
korumaz. Sen istediğin kadar uğraş, sağ yanına yat. O işler öyle olmaz.

Fon Müziği: Metrisin Önünde 

20 Ekim 2016

Memleket











Anlatasım yok,
Kendime,
Bu hikâyeyi.
Bilmediğim dillerde,
Yan yana dizdim harfleri.
Kağıda döktüm,
Elimin tersini, gözümün ferini.
Yana yakıla arıyormuş beni,
Öyle dediler,
Dediler valla.
Duyasım yok,
Ne onun,
Ne bunun dediklerini,
Dünyanın sesini.
Haritalarda çizili
Memleket,
Sınırları filan belli.
Yoksa biz artık,
Artık biz,
Oraya,
Hiç geri dönmesek mi?

Fon Müziği: Lil Watan - Mashrou' Leila 

8 Kasım 2015

Şaire...






Ellerim bağırır, 
Susar gözlerim, 
Konuşmaz sesim. 
Saçlarım, 
Bana inat, 
Ağırır.
Sözlerim,
Oldum olası söz geçiremediğim sözlerim...
Herkesten sakındığım,
Gözüm gibi baktığım sevdiklerim,
En çok gitmeyi bilir,
Benim sevdim dediklerim.

27 Aralık 2014

Öl Dedi!





Öl dedi. Ölmedim tabii. Nefes almadan konuştu, beni bana şikayet etti. O konuştu benim sol avucum kaşındı. Söylediklerini can kulağıyla dinlediğimi söyleyemeyeceğim. Sol avucum kaşınınca para mı alıyordum, para mı veriyordum tek düşündüğüm buydu. Solak olmadığıma göre para vermem gerekecekti galiba. Param yok ki. Ama şimdi batıl güçler nereden biliyor benim solak olmadığımı? Ya da ben belki iki elimi de kullanıyorum. O zaman ne olacak? Ben para mı alacağım şimdi? Yoksa verecek miyim? Param yok ki vereyim.
Para mühim onun için. Benim için hiç olmadı. Param varsa vardır, yoksa yok. Yokluğu dert tabii ama yoksa yoktur. Yoku var kılmak için uğraştığım zamanlar oldu. Ama yoksa yoktur işte. Para bu.
Öl dedi. Ölmedim tabii. Bir süre daha ölmeyeceğim diye  düşünüyorum. İçimde ölmeye direnen biri var. Öyle yapmak istediğim şeyler, görmek istediğim şehirler olduğundan değil. Ölesim yok, o kadar.


Öl dedi. Ölmedim. Çok şey söyledi. Ne yalan söyleyeyim dinlemedim.

23 Temmuz 2013

Gecede





Leyla Erbil'e...

Adınız ne güzel sizin! Siz de güzeldiniz. Yaş aldığınız fotoğrafınızı  nasıl olduysa daha önce hiç görmemişim. Yaş aldıkça güzelleşmişsiniz meğerse. Galiba ben de güzeldim eskiden. Sanırım yani. Belki de değildim bilmem. 

Kiracılar gelip gidiyordu sizin gittiğinizin haberini aldığımda. Garip geliyordu bana insanlara para karşılığı barınacak yer vermek. Bu koca ev benimdi ya, hani bu koca ülkenin en güneyindeki o kasabadaki o koca ev işte. Ne garip aslında.  İlk kez sözlerinizle bu evde tanışmıştım ben. Belki bilirsiniz.  Ne garip şey insanın koca bir evi olması. Söyledim bunu daha önce değil mi? Siz de biraz gariptiniz aslında.
Gidip geldiler gün boyu. Hiçbirini sevmedim. Zaten eşit değildik ya, mümkünatı yok eşitlenmeden sevebilmemin. Okudum bir kaç kere daha gazetedeki haberi. Hani gittiğinizi anlatan. Bir garip oldu içim. Yalnızlığım büyüdü büyüdü içime sığmaz oldu. Namussuz, bir türlü de içimden çıkmadı. Ağlamak istedim. O da olmadı. Bir sinirlendim ki ben sormayın. Bu koca bahçenin nasıl bir kuytu köşesi olmaz yahu dedim, nasıl olmaz?!? Yoktu ama işte. Hava karardı sonra, ben kendi evime çıktım.  Eksik kütüphanemden ''Gecede''yi aldım. Kuytu köşemi satır aralarında buldum. Yakında dolacak bir ay vardı gökte, sarı mı sarı. Elimde sözleriniz, keskin mi keskin. Bir de içime sığmayan yalnızlığım vardı bende, arada size emanet ettiğim. 
Siz gittiniz.
Kiracılar geldiler, gittiler. Hiçbirini sevmedim. Elimde olsa hiçbiri ile tek kelam etmezdim. Bir türlü barınamadığım şu koca dünyada, şu koca evde başkaları barınsın diye plastik kartlara paralar havale ettire ettire geçti Temmuz. Ha bitti ha bitecek. Önümüz Ağustos, siz yine yoksunuz...

Fon Müziği: Acts of Man - Midlake 

6 Temmuz 2013

BaĞzı Vapurlar







Son iskelede,
İndim ya hani ben vapurdan,
İndim bil.
Elimi cebime koyayım dedim,
Cebim istemedi.
Bırak sallansın kollların
İki yanında dedi.
Martı filan uçmadı tepemde.
Arsız bir sokak kedisi,
Yalandı yalandı durdu,
Meyhanenin önünde.
Gözlerimi kapayayım dedim,
Kirpiklerim istemedi.
Bırak görsün göreceğini,
İki gözün bir hecen dedi.
Hani ben,
İndim ya,
Son iskelede o vapurdan,
İndim bil sen işte.
Hem diyenler susar,
Dinleyenler hep sağır.
Son iskele vapurları,
Artık bu kıyıdan uzak,
Sana çok yakın.


05072013, İstanbul

Fon Müziği:  The Water - Hurts

13 Nisan 2013

Z



Benim adımda da var ondan. Bir Z bende de var. Ne acayiptir ki bugün bir hastanede, biraz ilerideki camiden kalkacak cenazeyi bekledim. Cenazeye gitmeyi çok istedim.  Ama gitmem  ki cenazelere ben. Buna gitmeyi çok istedim. İşler umduğum gibi gitmedi. Gitmedi işte. Ameliyat ertelendi. Elimde çantam, içinde lavanta kolonyası, sabahlık, gecelik, diş fırçası, diş macunu ve terlik olan çantamla eve geri geldim. Cenazeye gitmeyi göze alamadım. Caminin bahçesine kadar gittim. Baktım musalla taşına. ‘‘Birazdan,'' dedim, ''Birazdan Z gelip uzanacak burada boylu boyunca. Sonra dolup dolup taşacak burası. Kim varsa geçmişten hepsi gelecek.'' Geçmiş gelecek,  anılar çıkıp gidecek caminin avlusundan. ''Görüşelim ya'' diyeceğiz giderken ve aslında görüşmeyeceğimizi bilirken birbirimize.
Caminin kapısına kadar gittim. Boş avlusuna baktım, baktım… İçeriye giremedim. Ben bugün anılarımın bekçisine veda etmeyi beceremedim. Elimde çantam koca caddede bir aşağı bir yukarı yürüdüm. Yürüdüm, yürüdüm hep yürüdüm. Yürüdüm, yürüdüm... Geçmişten geçemedim… 

Fon Müziği:  Crystalised - Gorillaz

27 Mart 2013

Vaat


İstanbul’dan güller gelsin. Bir bardağın,  kavanozun, sürahinin içinde dursunlar. Masada, pencerenin kenarında dursunlar. Yaprakları yavaş yavaş kurusun. İstanbul’dan güller gelsin….
Türkçesi  ‘Sana Gül Bahçesi Vadetmedim’. Okuduğum zamanları hatırlıyorum. Ellerinde kitabı evirip çevirip fiyatına bakan bu liseli çiftin yaşlarındaydım herhalde. Herhalde diyorum zira geçmiş koşar adım uzaklaşıyor benden. ‘‘Geçen seneydi,’’ deyince ben, bir dost uyarıyor hemen; ''Olur mu canım, beş sene oldu.''
Kitapla çok alakası yok ama gidip kulaklarına fısıldamak istiyorum: Biri  ‘‘Sana gül bahçesi vadetmedim’’ derse eğer,  ‘‘bok etmedin’’ demek gerek. Başka bir şey değil. Bu kadar deseniz yeter. Ama mutlaka bok deyin. Çünkü karşınızdaki mutlaka size bok gül bahçesi vadetmemiştir. Kesin etmiştir.   Sonra verdiği sözleri bir bir unutmuştur. Haa mühim mi bu? Yok inanın hiç değil ama siz mutlaka bunu söyleyin. Söyleyin ki kendiniz de duyun.
Tüm bunlar aklımdan geçerken, pencerenin içindeki gülleri hatırladım. Kendime vadettiğim kurumaya duran gül bahçesini. Aslında en sevdiğim çiçek değildir gül. Hatta sevmediğimi bile söyleyebilirim. Fazla süslü gelir bana güller.  Kutuların içine çikolataları dolduran adama dediğim gibi fazla kız. ‘‘Ee ama bebek kız ya,’’ demişti adam. ‘‘Evet de tam kız kız olmaz o büyüyünce. Bizim gibi olur en fazla,’’ dediğimde ne gülmüştü adamcağız.
İstanbul’dan güller gelsin yine de. Bir bardağın, kavanozun ya da sürahinin içinde dursunlar. Zerafetlerine yakışmayan bir kabın içinde olsunlar. Reddetsinler yaratılıştan gelen zerafetlerini. Çok kız kız olmasınlar, en fazla işte bizim gibi olsunlar. Birisi size ben sana gül bahçesi vadetmedim derse, ‘‘Hadi lan or’dan’’ da diyebilirsiniz. Ben olsam ‘‘Bok vadetmedin’’ demeyi seçerdim. Evet evet, kesin ‘‘Bok vadetmedin’’ derdim. Derim…

9 Mart 2013

532013=39



Diğer günlerden farkı yoktu. Yine güneşliydi ve soğuktu o sabah. Soğuk günlerin güneşini sevmediğimden, epey huysuzdum ben.  Babamın hediyesi kolyeyi takmıştım boynuma. Tek fark oydu belki de. Boynumda altın bir kolye. Altını hiç sevmem. Ama bunu sevdim.  Sevdim valla. Sonra bunu buldum masamda. Şimdiye dek aldığım en güzel doğum günü hediyesi.  ‘‘Bu kadın bana çok şey öğretti’’ diyordu. ‘‘Ben mi?’’ dedim içimden. Gülümsedim. ‘‘Yani ben mi çok şey öğrettim?’’
Yazı ile otuz dokuz. Bir yaş daha aldım. Soğuk bir sabahtı, içimdeki yaşam enerjisi ile ters orantılı güneşli bir sabah... Ben o sabah 39 oldum. Masamda da bunu buldum. 

Fon Müziği:  Roxanne -  The Police


3 Mart 2013

Gerçeğin Kafiyesi




Bazı ruhların şiiri var.  Kendinden kafiyeli insanlar var. Gerçek, en gerçek, hep gerçek olanlar var. Bir de kendinden müteşekkil, ruhundan bi’haberler var. Onlar da var.  Gittiklerinde hiç hatırlanmaz onlar.  Geriye onlardan bir boşluk bile kalmaz. Ruhu şiirlilerdir hep hatırlananlar. Gidişleri acıtanlar. Kendinden kafiyeli, kırık dökük, gerçek  kadar sade insanlar var.  Gerçeğin kafiyesi olanlar… Onlar hep hatırlananlar…

9 Ocak 2013

Şık


Susuyorsam sıkılmışımdır. Ciddiye de almıyor olabilirim tabii. Aklımda hep bir soru; benim ne işim var burada? Bir dostun mutfağı olabilir burası, salondaki perdelere sigara kokusu sinmesin diye sığınılan. Bir konferans salonu olabilir burası, merak uyandıran. Bir yemek masası olabilir burası, karşında biri yabancı yabancı oturan. Bir yatak olabilir burası, çarşafları jilet gibi ütülü filan... Ne işim var benim burada sorusu gelir susanı bulur. Ciddiye de almıyor olabilir tabii.  Belki… Şıklar arasında kalkıp gitmek  hep vardır. Bazen gidilemez. Yalan yalan gülmek vardır. Bazen gülünemez. Dinlemek vardır, bazen dinlemez. Susulur. Susmak en âlâ şıktır. Üstelik pek de şıktır… 

8 Aralık 2012

İnci Pastanesi 1944 - 2012




O zaman arabalar da vardı caddede. Babamın sıcak eline sımsıkı tutunurdum, arabalardan nedense çok korkardım. Cadde boyunca dükkanlara baka baka yürürdük babamla. Kitapçılara girerdik. Babam anlatırdı tek tek binaları bana. En çok Cemile Hala’nın çalıştığı olgunlaşma enstitüsünün binasını severdim. Hâlâ durur kartviziti evde. Telefon numarası 4 haneli… Sonra amcamın yazıhanesinin olduğu tütün kokan hana girerdik. Mermer merdivenleri ikişer üçer çıkardım.  Amcamın masasının tam karşısındaki maroken koltuğa kurulurdum. Ahşap duvarlar siyah ciltli hukuk kitapları ile doluydu. Bir de kırmızı ciltli bir kitap dururdu masada. ‘‘Herhalde,’’ derdim içimden, ‘‘ büyük cezaların yazıldığı kitap bu.’’ Ayaklarım yere değmezdi… Bacaklarımı sallaya sallaya  kütüphanedeki kitapları sayardım. Sigara üstüne sigara içerdi babamla amcam.  Sonra yine aynı caddeden yürüye yürüye dönerdik babamla. Tam orada dururduk. Kapıyı açardı babam bana, önce ben girerdim içeri.  Kalabalık olurdu içerisi.  Tezgaha doğru giderdi babam; ‘‘Üç porsiyon, paket olsun lütfen.'' Üç porsiyon profiterol… Ev yolunda babamın omuzunda uyurdum ben.  Siyah Amerikan arabası dolmuşun siyah deri koltukları soğuk, babamın omuzu sımsıcak… Amcam gideli epey oluyor…Babam çok uzakta... Şimdi İnci Pastanesi de gitti. Ben kaldım burada... Bir başıma…



Fotoğraf: Mehmet Kaçmaz / NarPhotos

24 Kasım 2012

Kelimeler


Bugün kelimeleri,
Bir yere koyamadım.
Bir oraya bir buraya,
Savruldular.
Densiz dudaklara,
Değip,
Kulaklarıma vardılar.
Bugün kelimeleri,
Bir yere koyamadım.
Nerede dursalar,
Acıttlar.

4 Kasım 2012

Buklelerimle...




Bugün siyah – beyaz filmlerin günü.  Biraz kahve, biraz kahve likörü. Biraz uzanırım, biraz otururum. Belki bir Taksim’e çıkarım. Benzer şeylere inandığımız eski tanışlara görünmez olurum. Sonra dönerim  evime.  Izgara palamut var akşam mönüde. 
İki gündür hep aklımda, neden bana narin bir çiçeğin adını vermiş ki annem -  babam? Sordum; ''Narin değil,’’ dediler,  ''Öyle gözükür ama dağların tepesinde, bazen karı delip açar. Hem zehirlisi bile var.'' Haydaa! Anlamadım gitti. Madem öyle,  neden bana zehirlisi bile olan bir çiçeğin adını vermişler ki?
Aslında duydum seslendiğini. Yavaşça,  telaşsız seslendi. Adımı söyledi. Yoktu sesinde hayat belirtisi. Dönüp bakmamı  o da dört gözle beklemiyordu, belli. Hem ben ne sesi varsa dünyanın duyarım ki. Onun sesini mi duymayacaktım yani?  Tabii ki duydum ama dönüp bakmadım. İçimden gelmedi.  Her şey başka türlü olabilirdi. Olabilirdi, evet.
Saniyelerimi vermeyeceğim insanlara akşamlar, günler, geceler ve sabahlar ayırmamın gerekli olduğunu söyleyen gerizekalılar, bu cümle de sizin  olsun. Noktası, virgülü  ve içimden ettiğim küfürüyle.  Evet,  sizin zekanız  epey geri,  bir boktan anladığınız  filan yok.  Koca göbeklerinizi içinize çekeceksiniz diye, tuttuğunuz nefesleriniz  beyninize oksijen gitmesine engel oluyor. Valla göbeğim möbeğim yok benim! Zaten düşük kapasite ile çalışan kafalarınız durmuş. Bana yol gösterme cüretini gösterecek kadar kendinizi  de bilmezsiniz.  Ah işte bu çok fena,  kişi dediğin bilmeli kendini! Ben sizin hiç olamadığınız her şeyim. Bir hatırlatayım dedim. Unuttuğunuz her halinizden belli.  Unutmak isteseniz de unutamazsınız  ya aslında. Ben hep hatırlatırım size, beni her gördüğünüzde, biraz daha  azalır  kendinize olan güveniniz.  Susunca ben iyice bir korkarsınız siz. Ne diyeceğimi bilemediğinizden, gözlerinizi hep kaçırırsınız benden. Bengörürüm görmeyi bilen gözlerimle ama. Sizde nasıl bir telaş, nasıl bir endişe…  Ve  temaşa… Yazık valla… Sanki gözleriniz ellerinizde, hararetli hararetli konuşup ellerinizi havada bir o yana bir buna sallarsınız ya,  gülerim içimden ben o zaman.  Bazen de dışımdan! 
Anlamadım gitti, neden bana buncasına narin ve aynı zamanda zehirlisi de olan bir çiçeğin adını vermişler ki? Akşam ızgara palamut, selam vermediğim herkesin adımı kulaklara fısıldadığı anın gürültüsü var mönüde. 2 çarpı 3, 4 eder neticede…
Buklelerimle,
……


9 Ekim 2012

Harf



harf -fi
isim Arapça 

 Dildeki bir sesi gösteren ve alfabeyi oluşturan işaretlerden her biri, kod

"Türk alfabesinde yirmi dokuz harf vardır."




Fon Müziği:  Somebody That I Used To Know - Gotye